27 Şubat 2007

Bloc Party - A Weekend In The City


Dışarıdaki tüm gençler aynı gözüküyor bu günlerde. Eğlenmeye ihtiyaçları var. Sarhoş kelimeler kolay söylenir, kolay unutulur. Loli-pop anlar. Erimeye mahkum.

Bloc Party'nin bağıra bağıra demek istediklerinden bir düzenleme, bu belki de bambaşka bir yazının konusu olabilecek giriş. Peki diğerleri gibi kendilerinin de yarattıkları, dans pistlerinin yalancı tadlarına karşı hırslanmış sözleri, (öz)eleştiriyi birçoğundan duymuyor muyuz? İnandırıcı geliyor mu? Pek değil. Fakat samimiyetinin altını bilinçaltımızda birileri doldurmayı başarıyorsa bu da Bloc Party'dir. Bloc Party'nin kasırga gibi esen müziğini ulaştırdığı yol bir şekilde inandırıcı, ikna edici. Çünkü müzikleri bir şekilde çok yoğun ve katı, son ter damlanıza kadar dans ederken bir yandan yutkunmakta güçlük çektiren türden.

6 Şubat'ta yayınlayan A Weekend In The City, ikinci albüm olmanın hem yararını hem de zararını görebilecek bir albüm. Avantajı, Bloc Party yaptığı işi gene çok iyi yapıyor, ve bunun farkındalar. En sıkı ve net şekilde bangır bangır akılda kalan lead gitarlar, ilk saniyeden son saniyeye asla durmayacakmış gibi çığrından çıkmış davullar, tüm bu heyecanın arasında mükemmel ayrıntılar, başkalarından birkaç gömlek üstün bir yetenekle işlenmiş şarkılar. Özellikle fark yarattıkları kısım olan tüm bu sonsuz gibi gelen enerjinin içine sindirdikleri melodramik partisyonlar ve doygunluk hissi. Herşey yerli yerinde. Albümün yüksek beklentiler üzerine gelme durumu ise tahmin edilen dezavantaj ki bu noktada zayıf kaldığı bölümler mevcut, özellikle temponun düştüğü ikinci yarıda. Yavaş şarkıların olması problem değil ama Bloc Party'nin bu konuda biraz zorlandığı görülüyor.

A Weekend In The City bence Bloc Party'nin şu ana kadar yapmış olduğu en iyi şarkıyla açılıyor. Alışık olmadığımız bir Kele Okerere vokaliyle ağırdan açılan "Song For Clay (Disappear Here)", bir dakikaya kalmadan tozu dumana katmaya başlıyor ve karamsar oklar ile saldırıya geçiyor. Kesinlikle daha iyisini ne bir başkası ne de kendileri yapabilirdi. "People are afraid to merge on the freeway" diyen ve de tabi ki ismindeki "Clay" ile Bret Easton Ellis'nin ünlü romanı "Less Than Zero"'ya direk atıflar yapan parça albümün hırçın kaybolmuş gençlik, yapmacık mutluluklar eleştirisi bölümüne de girizgah niteliği taşıyor. Bundan sonra hız kesmeyen "Hunting For Witches", "Waiting For The 7.18" ve ardından ilk İngiltere single'ı "The Prayer". "Is it so wrong to crave recognition?" diye çıkışan sözler ve inadına dans ettiren davullar. "Because we are so handsome and we are so bored /So entartain us" ise "Uniform"'un genel havayı bir kez daha özetleyen dizeleri.

Bloc Party'nin sıkıntı çektiği nokta duygusal şarkılar. Daha doğrusu aşk vesaire hakkında demek istediklerini özellikle yumuşak bir şekilde duyurmaya çalıştıkları anlar. Albümün ikinci yarısı bundan nasibini alıyor ve şarkılar basit, sönük ballad'lar gibi tonlayama başlıyor, git gide hissizleşiyor. "Where Is Home?" sürükleyici nakaratı ile bir nebze geçiş noktası denebilir, "I Still Remember"'ın ise nasıl ilk ABD single'ı olarak seçildiğini anlamak güç. Bu noktada albümün bir "This Modern Love"'a ihtiyacı olduğunu söylemek yerinde olabilir.

Öyle ya da böyle Bloc Party, adının birlikte anıldığı birçok grubun kullandığı onca modern zamanların dans hilelerine rağmen varmakta zorlandığı hatta belki de varamayacağı heyecan zirvelerine, oldukça özgün ve de duygusallıktan sıyrılmadan çıkıyor. Belki şairane yazılmış sözlerle değil ama müziklerinin benzersiz enerjisi ile aktardıkları hisler onları bu kadar iyi yapıyor.

Bloc Party - Song For Clay (Disappear Here)
Bloc Party - The Prayer
Bloc Party - Hunting For Witches

Official Site
Myspace

22 Şubat 2007

The Czars

Öyle bir grup ki The Czars, birkaç hafta önce sabaha yakın bir saatte aniden hayatıma girdi ve bir anda başucu gruplarımdan biri oluverdi. Hani bazı vokaller, onun ötesinde o vokalle birleşen müzikler ilk duyduğunuz anda mıknatıs gibi çeker sizi kendine, yapışır kalırsınız grubun diskogrofisine. İşte John Grant'ın önderliğinde temelleri 94 yılında Denver'da bir barda atılan The Czars benim için bu tür istisnai gruplardan biri oldu…

Bunda şüphesiz en önemli payı vokalist John Grant'ın muhteşem sesi ve grubu çabuk benimsememi sağlayan 2006 tarihli cover albümü "Sorry I Made You Cry" paylaşıyor. Patsy Cline, ABBA, Connie Francis, Simon and Garfunkel, Tim Buckley ve daha bir çok önemli ismin parçalarının yorumlandığı bu albüm baştan sona defalarca döndü durdu mp3 çalarımda. Grubun aynı zamanda şarkı sözlerini de yazan John Grant (ki kendisi Morrissey, Jim Morrison, Bono, Sixteen Horsepower, Ron Sexsmith gibi isimlerle karşılaştırılmakta ve bundan da son derece rahatsız olmaktadır, hatta kendisinden bir quote yapalım "We were just a bug on the windshield of Morrissey's Jaguar"), liriklerde aşırı dramatizm ve yapmacıklıktan şiddetle kaçındığını belirtse de kanımca tanrının bir lütfu olan bariton sesiyle ardı sıra melankolik şarkılara hayat vermekte ve içinizi baymadan garip bir huzur duygusuyla doldurmaktadır bedeninizi.

Bu melankolinin nedeni grubun kurulduğu günden beri yaşadığı talihsizlikler de olabilir. 2000 yılına kadar bütün albümlerini kendi imkanlarıyla çıkarıp, 2000 yılında, Simon Raymode'un desteğiyle Londra'lı plak şirketi Bella Union'dan albüm çıkaran ilk Amerikalı grup ünvanını elde etseler de kimi zaman kesilen destek nedeniyle (daha ön plana alınan gereksiz gruplar nedeniyle de denebilir) albüm çıkarmak için bankalardan, fan'larından borç, bağış toplama yoluna bile gitmişlerdir. Nihayet bu tür katkılarla sağdan soldan topladıklarıyla çıkardıkları 2004 tarihli albümleri "Goodbye" ile hatırı sayılır bir başarı kazanmış ve ilk çeklerini (270$ !) alarak borçların bir kısmını ödemiş, üstüne de bir iki bardak soğuk bira içebilmişlerdir. Çok şükür ki inatçı bir grup The Czars!

Başlangıç için,
"Goodbye" albümünden: Paint The Moon, Goodbye

"Sorry I Made You Cry" albümünden: Where The Boys Are, My Funny Valentine, You Don't Know What Love Is, Black Is The Color

"The Ugly People Vs. The Beautiful People" (2002) albümünden: Drug
kaçırılmayacak şarkılar.

The Czars - Goodbye
The Czars - Paint The Moon
The Czars - Drug

Official Site
Myspace
Blog

Yazan: 0rainboweyes0

20 Şubat 2007

uskidsknow // alfa beta gaga


Blogger'da yer işgal edeli 2.5 ayı geçti. Bize yıllar geçmiş gibi gelen ama aslında kısacık olan bu sürede iyi kötü ama hep içtenlikle buraya başlıklar attık, altlarını doldurmaya çalıştık. Bildiğimiz kadarını yazdık, daha fazlasını değil, müziğe inanarak.

Ve bir süredir aklımızda olan yeni bölümlerimizi uzun erteleyişler sonunda açmayı başardık. Nasıl adlandıracağımızı bilemediğimiz bu pek mütevazi alfa beta gaga sürümümüzün taze bölümlerine sağdaki menüden ulaşabilirsiniz.

Anasayfamızı sadece müzisyen ve albüm tanıtım/inceleme olarak devam ettirip, [uskidsknow-haber]'de sıkça güncellemeye çalışacağımız müzik haberleri, [uskidsknow-konser]'de gidip izlediğimiz konserler hakkında yazılar ve bol bol fotoğraf bulacaksınız. [uskidsknow-serbest] ise daha esnek, biraz daha "blog" havası taşıyan, içinde müzikle yakından veya uzaktan ilgili kişisel yazıların, playlistlerin, şarkıların, sözlerin bulunacağı bir bölüm olacak. Şimdiden tüm bölümlere gidip bakınabilirsiniz, yazıları yazmaya başladık bile.

Bugüne kadar takip eden etmeyen herkese teşekkürler. Umarız hep güzel duygularla yazmaya devam edeceğiz.
Sevgiler.

uskidsknow


16 Şubat 2007

Margot & The Nuclear So and So's



Artık bu indie gruplar da kendilerine acayip isim bulma konusunu abarttı diye düşünüyosanız, evet, ben de size katılıyorum.

Özellikle birkaç ay önce size bu gece tanıtacağım grubun ismini ilk duyduğumda bunu farketmiştim. Ama Margot & The Nuclear So and So's 'a kızmayalım. Onlar güzel müzik yapıyorlar, sadece ilginç, kimsenin anlamayacağı bir isim bulalım en indie biz olalım derdinde değiller. Gerçekten.

Hem herkesin olduğu gibi onların da bir hikayeleri, bir açıklamaları var bu isimleri için. Margot kısmı benim de pek sevdiğim "The Royal Tenenbaums" filmindeki Tenenbaum ailesinin evlatlık kızı olan ve yine pek sevdiğim bir karakter olan Margot Tenenbaum'dan geliyormuş. (Grubun öndeki ismi Richard Edwards'ın üniversite grubunun ismi de Archer Avenue imiş ki o da Tenenbaum rezidansının olduğu caddenin ismiymiş.) Nuclear kısmı da grubun açıklamasına göre, Bush'un "nuclear" lafını telafuz edişini çok! sevdiklerindenmiş. So and So's bölümü de nuclear ile birleşince ordaki ironiyi ve mesaj kaygısını hepimiz anlıyoruz heralde.

Biliyorum, hala grubun ismi anlamsız geliyor ama artık en azından niye Margot da niye Mary değil onu biliyoruz..

Bu 8 kişilik grubun üyelerini teker teker tanıtmayı düşünmüyorum. Biraz evvel bahsi geçen Richard ile başka bir üye bir gün bir petshop'ta tanışmışlar ve hızla arkadaş olup bir grup kurmaya karar vermişler. Şimdi 8 kişi birlikte aynı evde yaşıyorlarmış. İlk albümleri The Dust of Retreat'i 2005 yılında çıkardıktan sonra yollara vurmuşlar kendilerini ve onları dinlemek isteyen herkese konser vermişler. Hala dolaşıyorlar. Bir rivayete göre 10000 mil seyahat ettikten sonra ikinci albümlerini yapacaklarmış.

Grubun hayat hikayesini merak ediyorsanız resmi internet sitelerinde çok açıklayıcı bir biyografileri/hikayeleri var. Hatta belki lazım olur, pdf formatında bile koymuşlar cv'lerini.

Kendilerinin sex-folk dedikleri, ama sex kelimesiyle sıkıntısı olanlar için urban-folk da denebileceğini söyledikleri bir müzik yapıyorlar. Ama biz hep bildiğimiz "chamber pop" desek daha iyi olacak sanırım. Gitarların, orgların, mızıkaların, banjoların, zillerin, çelloların kullanıldığı, çoğu zaman zeki sözlere sahip çok rahat dinlenen bir müzik yapıyorlar bence. Ne insanı uyutacak gibi yavaş, ne de çılgınca yerinde zıplatacak ritimlere sahip.

Albümlerini 2005 yılında çıkarmış olmalarına karşı 2006 yılında ünlü olmuş olacaklar ki bir çok yerde 2006'nın en iyi şarkıları arasında Skeleton Key ilk beş şarkı içinde geçiyordu. Dinleyince siz de hak vereceksiniz, son zamanların en başarılı şarkılarından biri.

Son olarak, olur da Margot & The Nuclear So and So's 'u dinlerseniz, ve onlara bir iyilik yapmak isteyecek kadar beğenirseniz, bloglarında yazdıkları bir ricaları var, burdan size ileteyim. God Hates Fags! Love Gods Way! sitesinde aile sağlığına tehlike oluşturabilecek bir Gay Bands listesi yapılmış ve okuyuculardan da eğer çocuklarımızın uzak durması gereken başka gay band'ler biliyorsanız bize mail atın listemize ekleyelim denmiş. Ve içinde Rufus Wainwright, Wilco, Sufjan Stevens, Madonna, Arcade Fire, Bright Eyes... gibi aklınıza gelebilecek her grubu içeren upuzun bir liste çıkmış. Margot & The Nuclear So and So's da bloglarında hayranlarında gidip o siteye gay band'lerin arasına kendilerini de eklemeleri için mail atmalarını istemiş, bütün bu grupların arasında olmaktan gurur duyacaklarmış..

Margot & The Nuclear So and So's - Skeleton Key
Margot & The Nuclear So and So's - Barfight Revolution, Power Violence
Official Site
Myspace
The Royal Tenenbaums

13 Şubat 2007

Ratatat

Tavşanların arasına katılmak için verdiğim uzun ve zahmetli uğraştan sonra ilk yazımda bu kadar zorlanacağımı düşünmemiştim açıkçası. Yine de başlangıç hem 27 Ocak gecesine (ki belki de bugüne kadar gittiğim en eğlenceli konserdi) hem de o gece yanıbaşımda zıpzıp zıplayanlara bir tribute tadında olsun diye Ratatat ile açayım dedim bu defteri.

New Yorklu Mike Stroud ve Evan Mast’tan oluşan Ratatat bağımlılık sınırlarında yaşayıp, 10 şarkıdan ibaret 100 günlük playlistlerle müzik tüketme merakında olan insanlar için ilaç gibi bir grup. Şarkı sözleriyle itelenen ve temcit pilavı gibi ısıtılıp periyodik olarak belli kolektif duygulara yol açan müziklerden sıkılıp, buna rağmen elektronik janrlardaki gitarların özlemini çeken insanlar için derman görevi gören Ratatat’ın ismini telaffuz ederken kelimeyi bitirmekte yaşadığınız zorluğu parçaları birbiri ardına dinlerken de fazlasıyla tecrübe ediyorsunuz.

Okuldan tanışan ikilinin ilk projesi olan Cherry 2001 yılına dayanıyor. Daha sonra Ratatat adını alan ikili 2003’te çıkardıkları “Seventeen Years” single’ından beri kanımca birbirinden başarılı çalışmaların altına imzalarını atmışlar. Gitgide olgunlaşan soundlarını hem Stroud’un Dashboard Confessionals ve Ben Kweller gibi isimlerden edindiği tecrübelere hem de zamanla Evan’ın evinde Mac ile yaptıkları kayıtlardan müzik stüdyolarına terfi etmelerine bağlayabiliriz.

2004’te piyasaya sürdükleri “Germany to Germany” single’ının da başarısından sonra aynı yıl raflarda “Ratatat” albümü yerini alıyor. “Seventeen Years” ile açılan albüm mutlu mesut giderken “Everest” ile sakinliğin sinyallerini veriyor ve nihayet ilk oluşumlarına ithaf ettikleri “Cherry” ile dinleyiciyi sükunete boğuyor. Kayıtların bilgisayarla ev ortamında yapıldığı da göze alındığında bu genç dahilerin neden fanatik bir kemik kitle oluşturabildikleri anlaşılıyor. Üzerine tuz biber niyetine de “Ratatat Mix Tape Vol1” çıkıyor, ve Missy Elliott’dan tutun Kanye West ve Ghostface Killah’ya kadar bir çok hiphop ve rap sanatçısının parçalarına yaptıkları remixleri yayınlıyorlar. Özellikle benim gibi tutarsız müzik zevklerine sahip insanlara el sallayıp, her tarakta bezimiz var diyorlar. İnanmayanlar için de yine kanımca birbirinden güzel 2 remix sunuyorlar; Shout Out Louds’un "The Comeback" parçası ve The Knife’ın "We Share Our Mothers Health" aracılığıyla.

Kanımca esas bomba 2006 yılında raflara düşen “Classics” albümü. Enstrümantal müziklerin genel geçer hisler yaratmadığına ilişkin bütün argümanları yıkıp tam anlamıyla saf bir müzik ziyafeti sunuyor burada Ratatat. Klasik öğelerine yaylıların göz bebeği çello ve slide gitarlar da eklenince ses sistemlerinden taşan bir yoğunluğa ulaşmışlar. “Montanita” ile açılan albümün dikkat çeken diğer parçalarından biri de tabii ki “Wildcat”. Sistematik gitarların kedi miyavlamalarıyla buluşması Evan Mast’ın synthesizer ile besleniyor ve ortaya sözlere değil de bağırarak müziğe eşlik etmeye çalışan insanlar çıkarıyor. Başka örnek vermek gerekirse Ratatat’ı tanımak açısından dinlenmesi gereken şarkılardan bazıları da “Loud Pipes” ve “Kennedy”. Ama yine de bana sorarsanız bu ikilinin tadına doyabilmek için albümleri komple edinip, baştan sona dinlemek lazım. Gerek o gri sound’un verdiği duygu tüneli hissiyatı gerekse manik depresyondan bizi men eden parça sıralaması takdir edilesi.

Çalışmaları aslında enstrüman çeşitliliği ve tarz olarak tutarlı bir çizgide ilerlese de bir parça bitip diğeri başladıkça insanı bir mutlu, bir hüzünlü, bir vurdumduymaz uçlara sürüklüyor. Neyse ki marjinal itelemeler değil ki bunlar, önce ağlayıp sonra halay çekme hissiyatı yaratmıyorlar. Misal İstanbul konserinden edindiğim tecrübeler ışığında dürüstçe itiraf edebilirim ki eğlenceli bir ruh halindeyseniz eğer bir yolunu bulup bağıra çağıra insanlıktan çıkabiliyorsunuz. Gerçi bunda tabii Mike Stroud’un sergilediği hiperaktif sahne performansının da büyük payı var. Bazen ortadan ikiye katlanmış bir Alice Cooper bazen de Ring filmindeki kuyudan yeni fırlamış Samara karakterlerine bürünse de sahnede kaldıkları süre boyunca bize sundukları tertemiz performans gerçekten kaçıranlara parmak ısırtacak nitelikteydi. Nitekim biz eğlenmeyi bilen çocuklar olarak oradaydık, hatta inanmayanlar için şu fotoğrafı kanıt olarak sunayım.

Ratatat - Seventeen Years
Ratatat - Loud Pipes

Official Site
Myspace

10 Şubat 2007

Clap Your Hands Say Yeah - Some Loud Thunder

Clap Your Hands Say Yeah hakkında ilk ortaya çıktığı günden beri yazılıp çizilmeyen kalmadı. 2005'in belki en iyi albümü değildi ama en çok konuşulan olduğu aşikar. Mesele de bu zaten, konuşulması.

Brooklyn ve Philadelphia'lı bu beş gencin adından bu kadar söz ettirmesinin asıl nedeni rayında seyreden indie müziğe sağlam bir çelme takmaları. Hiçbir producer'ın elinin değmediği, büyük plak şirketlerinin ağlarından sıyrılarak tamamen kendi release'leri olan debut'leri mükemmel bir konsept albüm, herkesin özlediği bir yenilikti. Kimse vokal Alec Ounsworth'ün detoneliğine, albümün anlamsız açılış şarkısına aldırmadı; "The Skin of My Yellow Country Teeth" yüzlerce kez dinledi, "In This Home On Ice"'ın sözleri ezberlendi. Fakat sonra kafalar karışmaya başladı. Çünkü özellikle internet üzerinden edindikleri olumlu eleştiriler ve şöhret kısa bir zaman sonra ayaklı bir trend canavarına dönüştürüldü. Kendi yavrularını yiyen türden bir canavar.

O kadar ikonlaştırıldı, her tarafa malzeme edildi, son damlasına kadar suyu sıkıldı ki, tüm bu kuru gürültü müziklerini bastırdı. Belli bir tarz müziği baştan yaratmalarına rağmen gözler kararınca eleştiriler tam tersine döndü. Gene blogda bir yorum sohbetimizde bahsettiğim gibi onlara indie'nin yeni kahramanları isimlerini takanlar, populer cafelerin playlist'lerine kadar girince CYHSY, bir anda sırt çevirdiler, Alec şarkı söylemeyi bilmiyor dediler. Herkes dinlemeyi uzun zaman önce bırakmış, konuşuyordu.

Tüm bu gerginlik ve bulanık beklentiler eşliğinde herkes grubun ikinci albümünde neler yapacağını, tartışmalardan nasıl etkileneceğini söylendi durdu. Some Loud Thunder CYHSY'nin 30 Ocak 2007 çıkışlı ikinci albümü. Bence ismiyle bu kuru gürültülere şık bir atıf yapıyor. Bu sefer albüm Flaming Lips, Mercury Rev, Mogwai yapımcısı Dave Fridmann'ın elinden çıkmış.

Peşinen söyleyelim ilk albümün hayranları için bu albüm aynı etkiyi yaratmıyor, biraz daha beklendik geliyor. Çünkü bu çekici özgünlüğe zaten CYHSY kendisi alıştırdı bizi. Yani eğer bu albüm çıkış albümü olsaydı gene baş tacı edilirdi. Ne büyük tesadüf ki gene albümün açılış şarkısı her ne kadar ilki (Clap Your Hands!) kadar olmasa da ilk izlenimlere önem verenleri neredeyse CD'yi geri iade ettirecek kadar kötü. Bilerek ya da bilmeyerek yapılmış oldukça kötü bir kayıt ve birşey anlaşılmayan bir karışıklık var. Ancak asıl o cezbeden çatlak vokaller, dalgalanan 'aaaa'lar, daha çok bir Tim Burton hayalperestliği teşvik eden şarkılar gelmekte geç kalmıyor. "Mama, Won't You Keep Those Castles In The Air & Burning" karanlık ritminden giderek bir marş haline dönüşüyor. "Love Song No. 7" ilginç güzellikte (özellikle ıslık + akordiyon kısımları) ağır bir şarkı ama asıl ilginç olan adeta bir disko şarkısı "Satan Said Dance". Şeytanın kışkırtmalarına da ayak uydurduktan sonra "Yankee Go Home" ve "Underwater (You & Me)" ile iyice kendimizi alıştığımız yeniliğe kaptırıyoruz. "Goodbye To The Mother & The Cover" ise bence ikinci albümünün debut'den farklı olarak gitmeye çalıştığı yerin zirve noktası. Şarkının ortasında giren trampetler, synth gibi bas line'ı, ve tabi ki Alec Ounsworth'ün titrek mücizesi. Beni bu konuda düşündüren ise olayın git gide Alec merkezli hale geldiği kanımca. Bunun gruba nasıl yansıdığını merak ediyorum.

Some Loud Thunder olması gerektiği sağlamlıkta bir devam albümü. İlki kadar konsept bir albüm değil ama ayaklarını yere basan bir çalışma. Bir şekilde tüm bu olan bitene, bağırış çağırışa aynı çizgide yeni bir CYHSY albümü ile cevap verilmiş durumda. Biz de zaten konuşmalara değil müziğe kulak veriyoruz.

Clap Your Hands Say Yeah - Goodbye To The Mother & The Cover
Clap Your Hands Say Yeah - Mama, Won't You Keep Those Castles In The Air & Burning
Clap Your Hands Say Yeah - Yankee Go Home


Official Site
Myspace

3 Şubat 2007

Messer Chups

50'lerin B-Film soundtrackleri, olta ile sallanan tabaktan uçan dairelerin kol gezdiği bir Ed Wood başyapıtı ya da son derece ikinci sınıf vampirlerin ikamet ettiği bir trash korku filmi. İşte Messer Chups'un kara parodi sörfü. "-Oliver, zaman makinemi getir. Geçmişe gitmeye karar verdim, geleceği bulacağım. -Hemen efendim.."

Oleg Gitarkin'in bitmek tükenmek bilmeyen surf/easy listening gitar melodileri, Lydia Kavina'nın futuristik theremin dalgaları (ilginç notları sevenler için belirtelim Lydia theremini icad eden adam Leon Theremin'in yeğeni ancak ne yazık ki 2004'ten bu yana Messer Chups'a katkıları son bulmuş durumda, ayrıca theremin hakkında kafasında soru işaretleri olanlar için bkz.theremin) ve şu sıralar adeta bir kitsch vamp Zombi Girl'ün bas gitarı eşliğinde ben bunu kesinlikle izledim diyeceğiniz o asla çekilmemiş filmin müziklerini yapıyorlar. Sözler de zaten bu tür filmlerden alıntı anlamlı anlamsız diyaloglar, korkunç çığlıklar, en şeytani kahkahalardan oluşan sample'lar halinde.

1998'den bu yana geçen zamana 9 albüm sığdıran Rus ikilinin şarkı isimleri de en kıdemli kont draculayı bile tabutuna ters sokucak cinsten. "Mobile Coffin", "Blue Dancing Fag-Like Zombies", "Skeleton Topless", "Little Blood Sucker", "Devil Out Of Fashion", "Go Satan Go" gibilerini duydukça pelerininizi tozlu raflardan indirme ihtiyacı duyuyorsunuz. Bu absürd eğlencenin içine sürüklenmemek oldukça zor. Korku tünellerinden tüyleri ürpermesine rağmen o hınzır zevki yakalayabilenlere.

Ve işte asıl dehşet verici gelişme. Messer Chups kanımızı emmeye şehre geliyor. Bant Dergi'nin sunduğu Messer Chups, 7 Şubat Çarşamba akşamı Babylon'da. Bu olağan dışı gösteriyi kaçırmamanız biricik tavsiyemdir. Şahsen en kanlı vampir kostümüm ve tabutumla ön saflarda yerimi almış olacağım. Sanırım bu ihtişamlı ayine katılacak gönüllü kurbanlar bulmakta zorlanmayacaklar.




"Hexe Chips" videosu. İzlemeden geçmeyin. Çarşamba gecesine kendinizi ona göre hazırlayın, geceleri uykusuz kalmayın.

Messer Chups - Super Megera
Messer Chups - Inferno Image

Official Site
Myspace
YouTube derlemesi (hepsi birbirinden eğlenceli, bakının)
Bant Dergi tanıtım
Biletix

28 Ocak 2007

Goldenboy

Eğer herhangi bir müzisyen kendine “altın çocuk” diyorsa, sonra da grubunun ismi olarak bunu benimsetiyorsa ve bu adla 2 albüm çıkartıyorsa bu işte bir yanlışlık olduğu belli, “ukala, kendini beğenmiş adamın biri olsa gerek” deriz geçeriz.

Shon Sullivan’a ukala demek pek doğru olmaz ama. Yaptığı minimalist, mütevazı müziği duyunca zaten ne demek istediğimi anlayacaksınız ama, ona bu “altın çocuk” ismini yıllar önce bir Avrupa turunda Elliott Smith’in verdiğini, Sullivan’ı “Hey, Goldenboy!” diye çağırdığını söylersem herşeyin daha anlam kazanacağı belli. Evet, bir insan kendi kendine altın çocuk diyorsa durum başka, Elliott Smith gibi, altın çocuklar diyarının ev sahibi ona altın çocuk diye sesleniyorsa bambaşka. Daha fazla bişey söylemeye bile gerek yok aslında, Smith’in altından yapıldığını söylediği birine ben ne diyebilirim, nasıl eleştirebilirim ki?

Goldenboy, vokal/gitar/keyboardlarda Shon Sullivan ve vokal/davulda Bryan Bos’dan oluşan bir ikili. 2002 yılında ilk albümleri Blue Swan Orchestra’yı çıkarmışlar ve o albümden Summertime şarkısında Elliott Smith Goldenboy’a eşlik etmiş. Zaten iki albümdeki müziklerinde de Elliott Smith’in etkisi oldukça hissedilir düzeyde.
İkinci albümleri Underneath The Radio’yu 2006 Ekiminde piyasa süren Amerikalı ikili, bu kez Elliott Smith’siz, ama her zamanki gibi güzel.

Dün geceki konserden, yüksek seslerden, yorucu hayatınızdan, şehrin karmaşıklığından sonra sizi sakinleştirecek, dinlendirecek, ne dinlediğinizi farketmeden huzur içinde bir şarkıdan diğer şarkıya geçeceğiniz, elinizde bir külahta kaymaklı dondurma, güneşli bir günde deniz kenarında yürüyormuşsunuz gibi dinleyeceğiniz iki albüm.

Goldenboy – Summer of the Evening
Goldenboy – Summertime
Goldenboy – Second Day of the Year
Goldenboy – I’m Still Down

official site
myspace


24 Ocak 2007

Spencer Krug

Yılanlar, hayaletler, avcılar ve krallar, anneler babalar, başaşağı hissettiren aşklar, çocuklar, iki ayağının üstünde yürümek kadar küçük şeylerin bile cesaret gerektirdiğini anlatan masallar; tüm bunları dinlemek, sözleri kalbine yazmak, melodileri beynine kazımak, hayatından birşeyleri ilişkilendirmek, müziğe bir kez daha sıkıca sarılmak, inanmak. Spencer Krug'la tanışmanın bu kadar ödüllendirici olacağını tahmin etmezdim.

Spencer Krug birçok yüzüyle indie sahnesinde aslında. Kanada'nın bu parlak çocuğu 2005'in
kesinlikle en iyi albümüne imza atmış Wolf Parade'in solisti (co-solist Dan Boeckner ile birlikte) ve keybordçusu öncelikle. (Bu arada 2005 en iyi albüm saptamam için belirteyim, farkındayım ki Sufjan Stevens'ın benzersiz Illinois albümü mükemmele yakın bir şey varsa odur. Ama Wolf Parade'i debut olduğu için kayırıyorum.) Solo projesi Sunset Rubdown'un herşeyi, Carey Mercer ile birlikte Frog Eyes'ın kurucu üyesi, Destroyer'ın katılımcısı, 2006 en iyilerinden Swan Lake'in üç üyesinden biri (diğer ikisi mi kim; Frog Eyes ve Destroyer'ın esas oğlanları Carey Mercer ve Dan Bejar!). İşte bu demek ki farkında olmasanız bile mutlaka bir yerlerde etkisi altında kalmışsınızdır Krug'un büyülerinin.

Bazı merciler tarafından Sufjan için yakıştırılan "indie's whiz kid" yorumunu üstüme vazife olmasa da tam anlamıyla Spencer Krug için (de) uygun görmekteyim. Gerçekten müziğini ve sözlerini kocaman bir kazanda karıştırıyor ve sonra sihirli değneğiyle titrek ama yer sarsıntılarına yol açan dokunuşlar yapıyor.

Krug'un müziği saydığım tüm bu grupların müziklerinin bir birleşimi (ya da bu gruplar onun müziğinin birer yansıması olarak da düzeltebiliriz sanırım). Son derece alışagelmedik bir enerji, sıçrayışlar alçalışlar, her an yere yığılıp kalacakmışçasına yoğun vokaller, yüksek tansiyon, hissedildikçe değer kazanan bir müzik.

Tüm bunlar eşliğinde Wolf Parade'i ilk dinlemeye başladığımda, Krug ve Boeckner teker teker rolleri paylaşırken, "Dear Sons And Daughters Of Hungry Ghosts" ile vurgun yedim, "I'll Believe In Anything"'den sonra bir süre mola vermek durumunda kaldım. "Give me your eyes, I need sunshine/Your blood, your bones/Your voice, and your ghost" sözlerini sindirmem kolay olmadı. Keşke bunları bana biri söyleseydi diye çok geçirdim içimden, ya da hayır hayır keşke benim bunları söyleyecek bir şansım olsa. Yılın en iyi şarkılarından, zamanın en içten haykırışlarından.

"There's a kid in there/And he's big, and dumb/And he's… kinda scared" diye başlayan Sunset Rubdown albümü Shut Up I Am Dreaming (2006) ise Krug'un Wolf Parade'de kullan(a)madığı ve bir o kadar etkileyici çalışmalarından oluşuyor. Belki de Wolf Parade'e iyice ısınmadan geçmemek gerekir, çünkü burası Spencer Krug büyüsünün saf hali. Şiirsel epik sahnenin bağımsızca notalara döküldüğü nefes kesici bir hal. Herşeyin bir bedeli vardır dersini hunharca anlatan "They Took A Vote And Said No", modern bir fabl "Snakes Got A Leg III"'deki yılanların bir sonraki şarkıda nası rol değiştirdiği, "and I've heard of creatures who eat their babies/and I wonder if they stop to think about the taste" dediği sırada aslında karşılıksız bir sevgiden bahsedilmesi ("..oh baby, mother me before you eat me") gibi anlar hemen rüyalara dalmak için yeterli nedenler oluyor.

Spencer Krug'un tartışılmaz yeteneği ve müzisyenliği, kafa kurcalayan temalarla dolu dünyası, ve herşeyden önemlisi en sıradan anları benzersiz bir fedakarlıkla paylaşması, kayıtsız kalmayı imkansız hale getiriyor. Eğer buraya kadar okuduysanız şunu artık ısrar edebilirim. İddialı olacak ama eğer hala tanışmadıysanız şu an ne yapıyorsanız hemen bırakın dinlemeye başlayın. Buradaki mp3'lerle başlayın, Wolf Parade'in albümüyle başlayın yeter ki deneyin. Çünkü bu bağımsız müziğin çırılçıplak halinin en iyi örneklerinden, çünkü bu müziğe olan inancımın devam etmesi için bir sebeb.



Wolf Parade albümünde aslında ard arda gelen bu iki şarkı (fiziksel olarak da bağlılar) her saniyesi ile "shut up I am dreaming" demek istediğim 8'15'' geçirmemi sağlıyor.

Wolf Parade - Dear Sons and Daughters of Hungry Ghosts
Wolf Parade - I'll Believe In Anything
Sunset Rubdown - Snakes Got A Leg III
Sunset Rubdown - Shut Up I Am Dreaming of Places Where Lovers Have Wings

Wolf Parade Myspace
Spencer Krug Interview

18 Ocak 2007

Benoît Pioulard - Précis

Despotça davranmak istemiyorum.
Ama iki gerçek :

- 21 yaşında, k i m s e, böyle bir albüm çıkaramaz.

- Haydi çıktı, tersimize geldi (bknz. bilimum Khonnor gibisinden çocuklar), albüm daha kötü olmalı yani.

İddialı oldu, yine de arkasında da durmaya çalışacağım bu sözlerin...

Gerçek adı, Thomas Meluch olan Michigan'lı karakterimizin,Précis (2006) ilk albümü.(Önceki ufak işlerini saymazsak.) İyi, orjinal bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Bu giriş şimdi..

Benoît Pioulard - La Guerre de Sept A
Albümün uzaktan bakıldığında iyi bir şekilde becerilen şeyi, akustik (gitarlar..vs) ve ambient seslerin uyumu. Bahsettiğim iki tür de temellerinde ortak noktalar barındırıyor; çok açılımı, çeşitliliği olmayan sesler olarak ortaya çıkarlar genelde .Bunun yanında genel karekterleri farklı gene. Hoş, bu aralar ambient albümlerde demin sarfettiğim sözleri geri aldıracak çok örnek var, fitil fitil, ama tabii..
Benoît Pioulard - Together & Down
Yazının bambaşka yerlere gitmemesi lazım; Thomas Meluch, yukarıda bahsettiğim akustik ve ambient tarzındaki sesleri alıyor , uyumlu bir bağlantı kuruyor ikisinin arasında, bütünlüyor, kimi zaman birine daha ağırlık vererek, değişik görevler yükleyerek albüm boyunca, düzgün yapmak kolay iş değil bunu. "Seslerin" her şarkıdaki kendi rollerini bıraktım. Mesela aynı ambient işlerin, iki üç şarkı arasında geçiş görevi görmesinin yanında (R Cooling, Moth Wings..), kendi başlarına asıl şarkıların içine yedirildiği de oluyor (Alan & Dawn), bazen yoklar ortada.. (Triggering Back). Sıkıcı gözükmedi bana..
Benoît Pioulard - Triggering Back
Feedback, kayıt sesler albümün bazı noktalarında gitar ve diğer enstrümanlarla kurulan melodi ile çekişme halindeler; melodiye el atıp sonra tekrar sahneyi tekrar mesela gitara bırakıyorlar. Bunun bilerek yapıldığı yerlerin dışında bana bazı yerlerde zorlama da gözüktüğü de oldu gibi.

Yine de "ses" meselesinin uğraşıldığı iyi bir albüm bu,verdiği his olarak çeşitliliğe sahip, tekdüze olmayan, düşünülmüş numaralar var. Şarkılar içerik olarak zenginler, oturulup konuşulası şeyler var; Needle & Thread, Palimend.. gibi... aslında o şarkılara bariz dikkat diyesim geliyor. Sustum, neden?.. ha şey, açıklama aşağıda..
Benoît Pioulard - Needle & Thread
İlk yazımda, Mountaineer'da da olduğu gibi, çok konuşmak istemiyorum şarkılar hakkında teker teker ondan aslında. Ama gizli detaylarla dolu , en azından bilinçli işler olduğunu söyleyebilirim şarkıların. İnternette pek resmi de yok çocukcağızın..
Benoît Pioulard - Palimen
Sıkıcı olmaması ve henüz ilk albüm olması nedeniyle (ortaya atılıp kaçılmış, resmi olmayan işler dışında tabii) genel olarak sorun olarak göstermek istediğim bir şey gelmiyor pek içimden, gene de..
Benoît Pioulard - Patter
Aklıma kısalığı geliyor. Şarkılar, albüm hep fazla kısa hissini verdi bana, zengin içeriğine rağmen. EP-LP mi ne bu sorusu mesela... Daha fazla şey üretebilirdi gibi Thomas, (ki bunu yapabilecek birikimi var bence), her ne kadar ufak ufak production "zorlamamsıları", fazlalıkları var hissine kapılmış olsam da...

Genel olarak son anda zırvaladığım, sorun adını koymak istemediğim şeyler dışında bir çıkış albümü olarak harika Précis (2006). Tabii kimse tanımıyor çocuğu. Çok ciddiyim, oturup yazdım. Sanırım Thomas da ciddi, ondan oldu böyle..
Benoît Pioulard - Ash into Sky

( pek fena pek fena...)

Myspace
Official Site

15 Ocak 2007

Lylas

Efendim bugün Amerika Birleşik Devletleri’nden, Tennessee eyaletinin başkenti, Jack Daniel’s’ın ve country müziğin kalbi, Nashville’den sesleniyorum sizlere. Geçen gece Mercy Lounge’da karşılaştığım ve aşağıda izleyebileceğiniz performanslarına tanık olduğum bir topluluktan bahsetmek istiyorum: Lylas. Gitarda ve vokalde; Kyle Hamlett, bas gitarda Josh Hamlet, pedal steel gitar, gitar ve banjoda Luke Schneider, davulda Josh Walker ve çelloda Xavia Nou bulunuyor.

Dostlarımız 2003’de yayınladıkları "...Makes a Friend" adlı EP ile kendi beklentilerinin bile üzerinde ses getiriyorlar. Nashville gibi; “Music City” olarak anılan A.B.D.’nin Unkapanı sayılabilecek bir şehirde tanınmalarıyla birlikte online satışlarla ve promosyonlarla daha da bilinen ve dinlenen bir grup oluyorlar. Özellikle basit ve catchy melodileri ve müzikal çeşitlilikleriyle 'camia'da The Kinks’in varisi olarak anılmaya başlıyorlar. 2006’ya geldiğimizde ise "Lessons for Lovers" adlı albümlerini çıkarıyorlar.

Lessons for Lovers, Nashville’den çıkan birçok albüm gibi folk/pop melodileri içeren akustik, çikolata tadında bir albüm. Özellikle burada olmayan parçaları kendi sitelerinden dinlemenizi tavsiye ederim. Ayrıca sizi o geceden görüntülerle başbaşa bırakmadan önce, grubun Christmas, Thanksgiving ve Groundhog’s Day gibi belirli gün ve haftalara da ayrı bir önem verdiğini parçaları dinledikçe anlayacağınızı belirtmek isterim. Afiyet olsun.

Saygılar efendim.



Topluluğun 2004’te çıkardığı “What is undead, anyway ?” adlı bir albümünden, dinlerken gülümseyeceksiniz, eminim:

Lylas - Bit By a Witch
Sara, Wear Your Sleighbells Home ise “A Christmas Kiss From Lylas” adlı özel bir EP’den:
Lylas - Sara, Wear Your Sleighbells Home
"Lessons for Lovers" albümü ise daha önce belirttiğim gibi gerçekten tipik bir güneyli grup albümü. Dinlerken country ve folk tınılarıyla birlikte huzurla doluyorsunuz bir anda:
Lylas - Tiny Echos
Lylas - Summer in a Sweater

Official Site
MySpace

10 Ocak 2007

Mi and L'au

Bir varmış, bir yokmuş. Mi (Mira Anita Mathilda Romantschuk) Finlandiyalı model, L’au (Laurent Leclere) ise film müzikleri yapan Fransız bir müzisyenmiş. Bu iki güzel insanın yolu bir gün Paris’te kesişmiş. İlk görüşte aşık olmuşlar ve beraber yaşamaya başlamışlar Paris’te. Ancak bir gün sıkılmışlar Paris’ten, şehir hayatından, sürekli ordan oraya, başka bir eve taşınmaktan, ve her şeyi bırakıp Finlandiya’ya taşınmışlar; kimselerin olmadığı ufacık bir köyde ahsap bir köy evine… Artık sadece Mi, L’au ve birbirlerini ve müziklerini keşfedecekleri sonsuz zamanları varmış.

Hikayenin gerisini ‘kendi adlarını taşıyan ilk albümleri’nden takip edebiliriz Mi L’au’nun. Gerçekten büyülü bir müzikleri var; naif vokaller, kendinizi yumuşacık, mutluluk dolu hissetmenizi sağlayan bir akustik gitar ve diğer antin kuntin müzik aletleri. Biraz folk belki biraz indie diyebiliriz, ama gerçekten dinledikten sonra böyle tanımların hiçbir öneminin olmadığını fark edeceksiniz. Sizleri onlarla baş başa bırakmadan, albümün bütün kayıtlarının Finlandiya’da Mi ve L’au tarafından kendi sevgi dolu evlerinde yapıldığını da belirtmek isterim.
Saygılar efendim.

Mi and L'au - They Marry
Mi and L'au - Philosopher
Mi and L'au - Bums
Mi and L'au - Nude
Mi and L'au - Andy
Mi and L'au - Christmas Soul

Official Site

8 Ocak 2007

Mason Proper

Michigan'lı arkadaşları çok seviyoruz. Bugün size Michigan'ın suyundan havasından etkilenip oturmuş güzel müzik yapmış başka bir gruptan bahsedeceğim. Mason Proper. Myspace sayfalarında yazdıklarına göre Zac Fineberg-Bumbles, Brian Konicek-Grumbles, Jesse Parsons-Drumbles, Matt Thomson-Tumbles ve Jonathan Visgr-Mumbles'dan sorumlu. Anlaşılacağı üzere bu adamlar çok komikler. NewYork'u sevip sevmedikleri sorulduğunda, caddede yürüyen kadınlar inanılmazdı, yani Michigan'daki kadınlar soğuktan korunmak için sakal bırakıyorlar diyecek kadar komikler. Bu yazıyı yazabilmek ve grubu biraz daha tanıyabilmek için okuduğum röportajlar, Mason Proper'ın blogu, vs beni gerçekten çok güldürdü, size de tavsiye eder; asıl konuya devam ederim.

2006 çıkışlı There's A Moth In Your Chest Mason Proper'ın ilk albümü. Ve yukarda bahsettiğim komikliği açıklayamayacağım nedenlerden ötürü fazlasıyla taşımaktalar. Hayır, şarkı sözleri birşeylerle dalga geçmiyor, ya da şarkılar garip mumble'lar, bumble'lar veya grumble'lar içermiyor aslında. Ama bu 20 yaş topluluğunun, birinin evinin garajında toplanıp saçmaladıkları açıkça seçilebilmekte. Bu saçmalık sevdiğimiz türden bir saçmalık; 2005'te verdikleri yeni yetme bir konser sırasında basçının konserin ortasında panikleyip kaçması, ardından da çöplüğün orda iki büklüm bir şekilde bulunması gibi bir saçmalık.

Mason Proper internet üzerinden şarkılarını yayılmasını her akıllı müzisyen gibi şiddetle desteklediğinden, ve pek bir garip websitelerine de şarkılarını koyduklarından aşağıda birçok link olacak. Ama benim kişisel favorilerimi sorarsanız, Miss Marylou Carreau, A Chance Encounter ve albümdeki tek yavaş sayılabilecek şarkı olan ve mükemmel keyboard notalarına sahip Life's Cornucopia.

Mason Proper - Miss Marylou Carreau
Mason Proper - A Chance Encounter
Mason Proper - Life's Cornucopia
Mason Proper - The World Is Smaller Than You Think
Mason Proper - Chemical Dress Eliza
Mason Proper - Mr. Charm
Mason Proper - Lights Off

Official Site
MySpace

7 Ocak 2007

Band of Horses

South Carolina'lı grup Band of Horses'dan bahsedeceğim bugün. Folk'un distort edilerek modern, postmodern ve hatta antikkuntik hallerde değişerek yeni janrlar yaratmasına ve karşımıza çıkmasına çokça alıştığımız ve seve seve dinlediğimiz şu günlerde Band of Horses samimiyetiyle kendini ayırıyor. Yumuşak, ince sesli vokal Ben Bridwell'in babasına konulan kanser teşhisinden sonra sürekli telefonlara zıplayan ve alarm halinde yaşayan biri olunca, hep cenazeye hazır yaşayan ruh halini "The Funeral" şarkısında gayet başarılı bir anlatım ile süslemiş kendisi. Bu ruh haline aldanmayın, adı üstünde "Weed Party" adlı şarkılarının "yee-ha!"larla başlaması bir anda grup hakkındaki hüzün fikrinizi değiştirebilir. "The Great Salt Lake" ise yine Everything All the Time adlı güzel albümlerinden çok yakışıklı bulduğum bir şarkı.
Fakat "Monsters"'a değinecek olursak, zaten "If I am lost it's only for a little while"(bu post ve bu lafın emekçisi Can D. beye selamlar) gibi satır arası mesajlarıyla dinlemekten daha çok bi düşünce bulutunun içine hop diye alıyor sizi. Albüm favorim ise haliyle Monsters oluyor bu durumda. Iron and Wine ile çıktıkları turnelerde ise birçok hayran kazanmışa benziyorlar internette dolaşan bilgilere bakıcak olursak. Pitchfork ise Band of Horses'dan Shins ve My Morning Jacket esintileri var ve grubun en iyi yanı narin dengeler diye bahsediyor. Aynı fikirdeyim, samimi, narin, kırılgan ama umut dolu. Bu yıl da böyle geçer umarım. Kendilerinin bu kibar kırılgan hallerinin dışında ne kadar şebelek olduklarını görmek istersiniz belki diye "The Great Salt Lake" videosunu da koyuyorum buraya. Ha bir de, köpeklerini çok seviyorlar.

Band of Horses - Monsters
Band of Horses - The Funeral

MySpace
Official Site

5 Ocak 2007

Trenle Doğu Avrupa Turu III - A Hawk And A Hacksaw

Yeniyıl uykumuzdan anca uyanıyoruz. Biri mi dürttü ne. Hala rüya mı bilemiyorum ama tam karşımda kafasında ziller ayağında tefler kaçık birinin durduğuna yemin edebilirim. Kompartımanımızın bu ansızın çıkagelen misafirini gözüm bir yerden ısırıyor oysa ki. Tamam, bu ayaklı orkestra eski Neutral Milk Hotel davulcusu Jeremy Barnes'ın ta kendisi.

A Hawk And A Hacksaw Barnes'ın NMH'den sonraki birçok grup (kendi grubu Bablicon, ayrıca Bright Eyes, The Gerbils ve Broadcast katılımları) ve haritanın farklı coğrafyalarındaki deneyimlerinin (İngiltere, Prag ve son olarak New Mexico) ardından topladığı etnik parçaları büyük bir tutku bağlaması ile doğmuş bir proje. Özellikle Balkan folk ve klezmer müziğini baş döndürücü olduğu kadar da karamsar dokunuşlarla ince ince sunması, tüm duyguların aslında bir adamın parmak uçlarında bağlı olduğunun göstergesi.

Jeremy Barnes'ın tarzı biraz farklı. Özellikle konserlerde kafasına bağlı bir sopayla zillere vuruyor, zil ve çanlardan oluşan şapkasını sallıyor ve ayakları ile de çeşit çeşit tef ve davullar ile ritim tutuyor. Bunlar yetmiyormuş gibi de tüm müziğini akordiyonun bencil notaları etrafında dolaştırıyor. Ancak 2004 A Hawk And A Hacksaw, 2005 Darkness At Noon ve 2006 çıkışlı The Way The Wind Blows albümleri sırasıyla Jeremy Barnes'ın kişisel deneysel müziği olmaktan çıkıp çok daha melodik keşif ve orkestrasyonlarla dolu bir hale ilerlemesi olarak göze çarpıyor. Son albümünde zaten kemanist Heather Trost ile gayrıresmi olarak iki kişilik bir grup havası içindeler.

Genellikle enstrumantel şarkılar icra eden A Hawk And A Hacksaw söylemek istediklerini asıl yavaş şarkılarında söylüyor. Barnes'ın ellerinden akıp giden melodiler tek kişilik bir grup olduğundan mıdır bilinmez sanki hep yalnızlık hissi uyandırıyor. Renkli çingene festivallerinden doğma şarkıları ise daha çok heyecanını bastıramadığı coşku egzersizleri gibi. Darkness At Noon albümünde ard arda olan "The Moon Under Water" ve "The Water Under The Moon" şarkılarını dinleyin farkı anlayacaksınız. Jeremy Barnes gerçekten çok yetenekli ve müziği git gide özgünleşiyor. A Hawk And A Hacksaw ise yolculuğumuzun sözlere pek de rağbet etmeyen yalnız konuğu oluyor.

Bitirirken; son albümün açılış şarkısı ve hemen ardından gelen Heather Trost'un şahane kemanlarının olduğu "The Way The Wind Blows" ile gene aynı albümden eğlencelik "Gadge Sirba".

A Hawk And A Hacksaw - In The River
A Hawk And A Hacksaw - The Way The Wind Blows
A Hawk And A Hacksaw - Gadge Sirba
Ayrıca
Official Site
Myspace